deliriyorum.com
0

Can Baba !

Zordur birilerinin ardından yazmak. Düz yazmak daha da zor bilirsin. Tutacak bir sürü yer var ama elim titriyor tutamıyor bir türlü ucunu. Terliyorum şiirimi şiirini. Ne zaman öldün sen Can Baba? Neden öldün? İyi öldün, bir öldün. Yaşasan bugün bin daha ölmüştün. Vakitsiz yatırmadık seni uykuya değil mi?

 

BÜYÜK CAN DEDİ Kİ

Kovalamayın beni yatağa

Hiç uykum yok

Daha lafınıza karışacağım

Ortalığı dağıtacağım

Televizyonu kapatacağım

Ayçiçeği resmi yapacağım daha

Başparmağıma şiir okuyacağım

Islık çalacağım

Daha çok işim var

Gecenizi karartacağım

Kütahya vazonuzu kıracağım

Vakitsiz yatırmayın beni

Daha çok erken

CAN YÜCEL

 

ANAYASASI İNSANIN

Paul Eluard için yazılmıştır

 

Kan yasası bu insanın:

Üzümden şarap yapacaksın

Çakmak taşından ateş

Ve öpücüklerden insan!

 

Can yasası bu insanın:

Savaşlara yoksulluklara

Ve binbir belaya karşın

İlle de yaşayacaksın!

 

Us yasası bu insanın:

Suyu şavka döndürüp

Düşü gerçeğe çevirip

Düşmanı dost kılacaksın!

 

Anayasası bu insanın

Emekleyen çocuktan

Uzayda koşana dek

Yürürlükte her zaman  

CAN YÜCEL

 

Senin yasalarını da allak bullak ettik diğerlerini de. Zaten Paul Eluard için yazmışsın bizler için değil herhalde…Yasa mı yasa bulandık. Artık insanları öldürüyorlar, diri diri kesiyorlar kahraman oluyorlar Can Baba bu nasıl iş? Dur sen, ben söverim.

Baba oldum ben de Can Baba… Sen hayatta en çok babanı sevdin değil mi? Bir Psikiyatr dost anlatmıştı, Sen, Ergin Günçe ve O bir vakit İngiltere’de berabermişsiniz. Babana sövermişsin ara sıra, o dostun, doktorun oluvermiş dediğine göre barıştırmış babanla seni sonra yazmışsın o şiiri de. Hatırladın mı? Hani BBC Radyosunda spikerlik ve çeviri yaptığın zamanlar. Elindeki İngilizce metini yayında direkt Türkçe okuduğunda (ya da tam tersi), O ne hız, ne zeka diye insanları aptal ettiğin zamanlar sen babanı sevmiştin en çok.

 

Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim

Hayatta ben en çok babamı sevdim

Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk

Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-

Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim

 Bilmezdi ki oturduğumuz semti

 CAN YÜCEL

 

Baban semti bilmiyor hani ama, sen bildiğin semte dönemeyip gölgeni izleyince bedenin, geceyi bir çukurda geçirmişsin de ne korkmuş eş dost, seni aramış durmuşlar. Nasıl sığdın o koca yürekle oraya? Ana rahmi gibi sıcak rahat etmişsin besbelli. Unuttun mu? Unut şimdi istersen.

Kaybolmak istiyorum ben de nerede şu çukur?

 

KAYIP ÇOCUK

 Birden işitilmez olsun ayak seslerim;

Gölgem bir başka sokağa sapıversin;

Unutayım bir anda her şeyi,

Nerde oturduğumu,

Bir tuhaf adem olduğumu Can adında.

Aklım arayadursun başka kapılarda kısmetimi,

Ben, bilmediğim sokaklarda bir başıma;

Gönlüm öylesine geniş, öyle ferah,

İlk defa görmüş gibi dünyayı,

Bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;

Hatırlamam artık değil mi, dostlar,

Hatırlamam artık garipliğimi?

 

Unut gitsin, görme oradan buraları hiç duyma. Ben yerine söverim gamlanma da. Bir söyleşinde  -ki o zamanlar TÜYAP kitap fuarı Ankara’da da yapılırdı (İ.M.Gökçek’ten önce ).

Neyse bir sessizlik olmuştu da sen  ”Hadi kışkırtın da konuşalım yahu!”  demiştin. Korkmuştuk seni kışkırtmaya. Kaç paket sigara içmiştin o söyleşi de kaç kadeh rakı saymadım. Şimdi rakıya koyacak su bile yok. Şimdi musluklar az açılıyor tıraş olurken akıtmak yok öyle. Sen en az su harcadın ama sakallarından belli. Önce adalar sonra kıyılar su altında kalacakmış. Biz ne altında kalacağız, neyin altına kaçacağız? Su basacak heryeri insan susuz kalacak, kuruyacak kavrulacak.. Bunu yalnız insan başarabilir değil mi?  Kutuplar hızla eriyor, yaz günü rakının buzu gibi. İçmeden sarhoş olduk Can Baba. Yokoluş, açlık, felaketler kapıda. Protokoller var şimdiden sular altında. Benzine su katarlardı eskiden…şimdi suyla çalışan araba yapmak gerekti. Su savaşları olacakmış Can Baba, neden kızının birinin adı “Su” acaba?

KÜÇÜK KIZIM SU’YA

 Bir derin uykudaydım ölümün içinden

Açtım ki gözlerimi

Bir suyun gölgesi gibi

Kendisi adeta bir suyun

Ayakucunda sen oturuyorsun

Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!

 

Amin…

 

Oğlum ilk “Bu” dedi suya. Çok da seviyor, hem içmeyi, hem oynamayı dokunmayı suya. Her deyişinde de içim acıyor. İlk cümlesi de “Baba Bu ver” oldu. Şiirin geliyor aklıma “Bu Kadarcık”  yarım yamalak, hani musluktan taşan sularla sevginin çocuk seslerine karıştığı o şiirin. Artık çocuklara verecek su kalmadı. Ne yapacağız terleyince onlar? Terlemesinler o zaman… Ben, biz terleriz. Ağlarız gözlerimiz yaşsız belki.

 

BU KADARCIK

 Su istemeye geldiler çocuklar

Kumsalda çimerken farımışlar

Mayolarıyla geldiler

En arkada sarışın şipşirin

Olsun olsun dört yaşında bir oğlan

Güler su veriyor onlara

 

Ben de olsam onlara daha ne verebilirim ki

Musluktan taşan su seslerine karışan

O cıvıl cıvıl seslerini cankulağıylan

Dinlemekten başka?

 CAN YÜCEL

 

Ay’ı vurdum suya düştü-dondu su-yürüdüm üstüne-öteye-bir son vardı kaybettim.

Papyon Tayfun TÜRKKAN

0

 

 

Bir şiiri yazmak için kaç hayat yaşamak, kaç hayat ölmek gerekir, biliyorsun!

Bir güvercini gagasından yakalamak lazım sevmek için,

üstelik incitmeden filleri

Sonra hesaplamak lazım kaç uçmak kaç kanattan çıkıyor

Kaç kadını orospuya çevirmek lazım usta, bi kez aşık olmak için

Ve sersemletmek var bir ergeni sözlüğünü vermediğinden

Bu durumda aylantusların yüzsüzlüğü bize denk midir mesela

Sonra dualarımız yüzünden çınar taklidi yapan bir tanrı var : dilenci…

Karıştırma renkleri! “dil” in dönmediği adalar var hala ve hüznü keşfedilmiş.

Üzerinde tek bi ot yaşamasa da var usta, biliyorsun!

Kupkururu bi ağlamak, sırılsıklam susmak var mesela

Avuçlarını bi kez bile açmamış adamlar var, bilmiyorsun!

Bir savaş çıkaramazsın bu saydıklarımdan- ama huzursuz!

Sevilmek bi hiçtir ; bilmiyorsan öğren ama biliyorsun!

Sonra bi sokakköpeğini sevmeye, bi siyasetçiyi dövmeye çalış “dil”in döndüğünce.

Mutluluk vardır usta! kiliseler, harabeler, tatilköyleri kadar gerçektir üstelik.

Tersine gidersen gidilenin, göreceksin…çünkü mutsuzluğun gölgesinde öpüşür aşk!

Bak, ben kocaman bi adam olmayı istemedim hiç

Hiç istemedim “dil”in döndüğü-dönebildiği cümleler kurmayı

Bu kadar anlaşılmayı hak etmiyordum üstelik…

Kapılar var, pencereler var, duvarlar…ben bunları düşünüyordum.

“ kollarımız çolaklaştırılmış kanatlarımızdır ve

“sarılmak” , bizi birbirimize tutamayacağımız sözlerle bağlar” diyordum.

Evler, kombiler, taksiler, koltuktakımları var mesela; bizi doğadan araklıyorlar bunlar usta!

bu hayat kerhane, kumarhane ve tımarhanedir!

Çayırda oturmuş o dereye bakarak bunları düşünüyordum usta:

“Suya para veriyorsak, tüm aşklar plastiktir!”

Oylun Davran Erdayı

0

Kızma bana sevdiğim, adına yer seçemedim; gök alçak, göl derin, kum kızgın, çim ıslak, su durgundu. Toprak gelince aklıma vazgeçtim..adın işte böyle kaldı dudaklarımda.

 

Lerzan DEMİ

0

0

Modların isimlerini açarak girersek konuya, en baştan fikir sahibi oluruz. Bir Mod, modern bir gençtir. Mod da zaten basitçe modern’in kısaltması oluyor. “Mode” yani moda’da benzer şekilde hissettirilmeye çalışılıyor deyince, taşların şimdiden yerine oturmaya başladığını görür gibi oluyorum. Aslında modern ve moda aynı Latince kelimeden modus’tan türetilmiş zaten. “Zamane” diye adlandırabileceğimiz, en son modayı ziyadesiyle yakinen takip etmeyi düstur eylemiş türden gençler.

1950′lerin sonralarında ilginç değişimler yaşanıyor. O güne kadar toplumsal planın iş, eğitim, moda, eğlence gibi her alanında, belirleyiciliğin yetişkinlerde olduğunu, gençlerdeki eğilimin sırasını beklemek, büyümeyi istemek ya da büyüklere öykünmek olduğunu görüyoruz. 1960′lardan sonra “genç olmak ve genç görünmek” hakim kavram haline geliyor. Bunun yanında insanlar arasındaki farklar törpülenip kişiler benzer şeyleri istemeye başlarken, sınıflar arasındaki farkların uçuruma dönüştüğü ve bunu imkansız kıldığı bir ortamın İngiliz tabiriyle frustration’a ittiği yeni yetmeleri, kendi değerler sistemini oluşturarak bir dayanışma ruhu geliştiriyor.

60′ların ortasına doğru İngiltere’nin yoğun endüstrileşmiş, Londra gibi güneyin büyük şehirlerinde, daha sonra çok defa yinelendiğini göreceğimiz gibi işçi sınıfı gençlerinin arasında doğuyor ve bir dönem yoğun biçimde yaşam tarzları oluyor. Kısa zamanda mod’ların modası geçse de günümüze kadar süregelen bir akım oluşturuyorlar.

İçlerinden önce rocker’lar ve punklar, ardından punkların içinden de yeter artık taşak oğlanı yerine koyulduğumuz ağır takılalım abi diyen maço bir hareket skin’ler doğuyor. Sanıldığının aksine traditional skin’ler asla ve asla ırkçı ya da faşist değiller çünkü esin kaynakları 1950′lerin sonlarında ve 1960′lar boyunca Jamaika’dan göçen, harbiden sürünen ailelerin çocuklarının takılma biçimlerine öykünmek oluyor. Örneğin Symarip diye ska yapan ve skin’lerin o dönem taptığı bir grup var, solistleri zenci… Aslında o dönem çok normal, çoook sayıda zenci skin arşınlarmış sokakları.

Neyse konuyu çok dağıtmadan gidelim. Şöyle bir profil çıkarabiliriz: Kendini beğenmiş, burnu havada, snop, yapay/yapmacık ve orta sınıfa öykünen (tabi bizde seksen sonrası ortadirek diye tanımlanan kesimle toplumsal katman olarak türdeş olsalar da, memur, esnaf vs. gibi, yaşam standardı olarak uzaktan yakından alakası yok bu Sakson “middle-class”ının). En belirleyici özellikleri, diğer gençlik altkültürlerinde olduğu gibi, dış görünüşleri. Bir kere dar kıyafetleri tercih ediyorlar ve yağmurlukları var; erkekleri, yuvarlak kesim diye tabir edebileceğim ceketler ve paçaya doğru iyice soba borusuna dönüşen pantolonları tercih etmişler. Cinsi latiflere gelince, oğlan çocuğu tipinde oluyorlar, göz civarında siyahi ton hakim. Kıyafetlerde kullanılan malzeme, o dönem Pierre Cardin’in “devrim yaratarak” vitrinlere soktuğu sentetik ya da vinil. Bu tür altkültürlerde gözlemlediğimiz uniseksleşme ideali, mod’larda da görülüyor. Takipçileri hippilerde erkekler saç uzatarak benzer bir şeyi yaparken, mod’larda hanımkızlarımız saçlarını kısacık keserek böylesi bir tavıra bürünüyorlar.

Bu tür akımlardaki diğer ortak özelliklerden biri de tabi ki uyuşturucuyla kurulan sıcak ilişki. Mod’lar, “purple heart” denen anfetamin-barbitürat karışımı mor ve kalp şeklinde haplar kullanıyor. Neden mor? Neden kalp şeklinde? Honestly I don’t know, mate. Sadece aynı ismi taşıyan ve savaşta yaralanıp gazi olanlara verilen bir madalya olduğunu biliyorum… Ve tabi ki alameti farikaları, triplerini attıkları Vespa GS 160 ya da Lambretta marka scooter’ları var.

İlk mod’lar, farklılıkları ortaya koymak için, modern jazz dinliyorlar. Bunda jazz müzisyenlerinin “cool” tavrı ve zarif giyim kuşamının etkisi olduğunu hatırlatmak lazım. Jazz popülerlik kazanınca, sırasıyla Blues, Soul, R&B ve Ska’ya kayıyorlar. Ta ki sansasyonel ilahi varlıkları The Who peydahlanana kadar bu şekilde devam ediyor.

HaikuPaşa…